14 Eylül 2019 Cumartesi

Violet Evergarden

 Bir robotun insan olma hikayesi diyebiliriz Violet'in hikayesine.

Bir silah olarak görülen küçük bir kız, Binbaşı Gilbert'a hediye ediliyor. Hediye eden kişi Violet'e alet diyor. İşine yaradığında kullan, yaramadığı zaman at gitsin diyor. Ancak Binbaşı bu küçük kıza tüm şefkatiyle yaklaşıyor. Violet ismini koyuyor ona. Küçük kızın ilk sözcükleri Violet ve Binbaşı oluyor. Sonrasında Binbaşı kelimeleri, okumayı ve yazmayı öğretiyor.  Bu arada da sürekli savaşlar devam ediyor. Violet acımasız bir asker gibi dövüşüyor savaş alanında.

Sonrasında bir kuşatma sırasında Gilbert ağır yaralanıyor. Violet ise canı pahasına koruduğu Gilbert'ı kurtarabilecek bir durumda olmuyor. Binbaşı Violet'in kaçması ve özgürce yaşaması için ona son emrini veriyor. Son sözü de "Sana aşığım." oluyor.

Gilbert'ın Violet'i emanet ettiği bir arkadaşı var. Savaştan sonra arkadaşı ordudan ayrılıyor ve kendi işini kuruyor. Kuklaların yazdığı mektupları dağıtan bir şirket. İnsanlar kuklalara hislerini ve düşündüklerini söylüyor, kuklalar da bunları süslü sözlerle kağıda döküyorlar. Violet Binbaşının kendisine söylediği aşk, sevgi kelimesinin ne anlam ifade ettiğini bilmiyor ve bunu öğrenmek için kukla olmak istiyor. Eğitim aldıktan sonra Violet müşterinin istediği her yere giden bir anı kuklası oluyor. Her bir müşterisinde sevginin değişik yansımalarını görüyor. Bir baba ve çocuk, anne ve çocuk arasındaki sevgiyi, güzeller güzeli bir prensesle bir prens arasındakini, abi-kardeş sevgisini... Aşkın anlamını öğrenmek için koşturup duruyor. Dünyası Gilber'tan ibaret olan bu kız Gilbert'sız yaşamak için çabalıyor. Hem sevginin ne anlam ifade ettiğini hem de kendi duygularını keşfediyor her bölümde.
Bu anime bir efsunlu ama hüzün yüklü şarkı gibiydi. Her bölümde boğazıma bir düğüm oturdu. Animenin atmosferi, müzikleri bir harikaydı. İçine bir girdiğinizde 13 bölümün nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Ben o kadar çok beğendim ki şu an ne yazsam bilemiyorum doğrusu.  Kesinlikle izlemelisiniz.

7 Eylül 2019 Cumartesi

Ağaç Ev Sohbetleri #1

Edischar ve Taha arkadaşlarımız güzel bir etkinlik başlatmış. Haftanın bir günü ağaç evde toplaşıyoruz, yanınızda güzel pasta börek getirebilirsiniz, dumanı üstünde tüterse daha harika olur ve bir konu üzerinde sohbet ediyoruz. İlk konumuz:

Televizyon izliyor musunuz?

Çocukluğumdan bahsetmek istiyorum biraz, çocukluğuma inelim. Tek çocuk oluşum ve etrafımda akranlarımın olmaması nedeniyle çocukluğum televizyon karşısında geçmiştir. O zamanlar çizgi film kanalı yoktu televizyonumuzda. Normal kanalların çizgi film saatlerini izlerdim.  Klasik Tom ve Jerry, Bugs Bunny... Favorilerim Scobby-Do ve TRT'de çıkan Stich ve arkadaşları, Kim Possible'dı. Bunları bayıla bayıla izlerdim. Biraz büyüyünce Cartoon Network hayatıma girdi. Ben10, Cumartesi Ailesi, Foster'ın Hayali Dostlar Mekanı... Biraz daha büyüyünce gerçekten heyecanla izlediğim iki şey vardı. İlki CNBC-e'nin sabah kuşağında yayınlanan Avatar. Alarm kurardım kaçırmamak için. (Ama kel olan kel, mavi yaratıklı olan değil.) Diğeri de hala sevdiğim ve şu aralar sanırım TRT'de son bölümleri yayınlanan Muhteşem Kraliçe. Bu ikisini hala çok severim ve izlerim. Avatar'ın çizgi romanını okuyorum şu an. Diğerinin de kesitlerini Youtube'dan izlerim denk geldikçe.

Şimdilerde yazları evime gelince televizyon hayatıma girer, o da şöyle: Sabahları kahvaltı yaparken, kahvaltı sonrası kahvemizi içerken, mutfağa girip çıktıkça annemle Müge Anlı'yı izlerim. Bazen televizyonun karşısında fasulye kırılacağı, bamya ayıklanacağı zaman da TRT Belgesel'i açarım. Müzik dinlemek istersem TRT Müzik'i açarım. Bunlar hariç ve televizyonun tozunu almak dışında ilgim alakam kalmamıştır.

Geçmişten bahsettim, şimdide de durduk. Gelecekte ise kimsenin televizyon izlemeyeceğini düşünüyorum. İnternet bağlantısının uydu bağlantısı gibi ücretsiz olacağı ancak kaliteli içeriklerin birçoğunun ücretli olacağı televizyonun radyonunu akıbetine uğrayacağı günleri yaşayabiliriz. Hoşçakalın...

29 Ağustos 2019 Perşembe

Surname - Aziz Nesin

Hocamızın sınıfa önerdiği bir kitaptı bu. Önermeden önce de şunu söylemişti. "Hakim ve savcı adaylarının göreve başlamadan önce bir hafta ya da on beş gün hapishanelerde kalmaları lazım. Bulundukları mevkinin bir insanın hayatını nasıl etkileyeceğini görmeleri açısından böyle bir uygulama yapılmalı." Ardından Surname'yi önerdi. Hapishanelere bir bakış.

Surname Osmanlılarda padişah ve ailesi için düzenlenen evlenme, düğün, sünnet düğünü ve benzeri şenlikleri, törenleri anlatan eserler. Fakir halk anlatılmaz anlaşılacağı üzere. Tüm zenginliklerin sergilendiği, günlerce süren şölen ve şenlikler anlatılır. Osmanlı zamanında böyleymiş bu. Aziz Nesin'eyse bir Cumhuriyet surnamesi yazmak düşmüş. Ama bu surnamede ne bir şenlik, var ne bir düğün. Bu kitapta Berber Hayri adında bir mahkumun idam töreni ve bu törenden önce hapishanede yaşadıkları anlatılıyor.

Berber Hayri ırz düşmanı olarak nitelendirilmesine sebep olan suçundan dolayı idam cezasına çarptırılmıştır. İdam cezasının kesinleşmesine kadar geçen dört yıllık süreyi türlü sapıklıkların ve türlü iğrençliklerin olduğu bir hapishanede geçiriyor. Bu dört yıl boyunca Hayri'nin insanın gelişim ilkesi gereğince değişmesine ve çevrenin insan üzerindeki etkisine tanık oluyoruz. Aziz Nesin de bu iki durumun varlığını bu kitapta kanıtlamaya çalışmış ve bu iki durum üzerinden idam cezasının mantıksızlığını ve işe yaramazlığını anlatmış.

Yalın ve akıcı bir dil eşliğinde ama türlü sapıklıkların ve şiddetin yol açtığı mide bulantısı ve uyku kaçırma gibi etkilerinin olduğu bir kitap. Beni rahatsız eden, düşündüren ve etkileyen bir kitap oldu. Herkese tavsiye edemem ama okumanızı tavsiye ettiğim bir kitaptır.

26 Ağustos 2019 Pazartesi

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Bu belgeseli iki sene öncesinde izlemiştim. Geçen gün blog yazılarımı yazdığım deftere şöyle bir göz atarken belgesel hakkında bir yazı yazdığımı ve belgesel hakkında yazdığım bu yazıyı blogumda paylaşmadığımı fark ettim. İşte belgesel hakkında kısacık bir yazı:

Güneşin yükseldiği yer, Anadolu'nun her bir köşesinden yükselen fakat duyulmayan, kaybolmuş şarkılarını bizlerle buluşturan bir belgesel. Yönetmen ve yapımcı Nezih Ünen. Oyuncular Anadolu'nun dedeleri, nineleri, teyzeleri.

Rize'den Kars'a, Hatay'dan, Antalya'ya, Tunceli'den Muğla'ya yolculuklar yapıyorsunuz. Her yörenin, her dinin, her mezhebin şarkısını dinliyoruz. Belgesel önce biz şehirlerde yaşayanlar için aşina olduğumuz İstanbul'daki şarkıları gösteriyor. Daha sonrasında Anadolu'ya çeviriyor yüzünü. Şarkılar ve hikayeleri, Anadolu'unu ruhunu izletiyor bizlere. Daha sonrasında İstanbuluyla, Karsıyla, Rizesiyle hepsinin Anadolu'ya ait olduğunu anlıyoruz.

Belgeselde çalan şarkılar da burada efenim:

23 Ağustos 2019 Cuma

Ölümcül Kimlikler - Amin Maalouf

Amin Maalouf Lübnan doğumlu Hristiyan bir Arap ve uzun yıllardır Fransa'da yaşayan bir yazar. Yazarın böyle bir kimliğinin olduğunu duyunca "Sen kimsin?" sorusuna acaba nasıl bir cevap veriyordur diye düşünmüştüm. Sonra Ölümcül Kimlikler'i gördüm kitaplarının arasında. 136 sayfalık bir deneme.

Kitabında kimlik kavramını derinlemesine sorguluyor. Dinsel, etnik, ulusal ve dil unsurlarının hepsine ayrı ayrı değinmiş. Sahip olduğumuz aidiyetlerden her birinin öne çıkarılmasıyla kimlik ölümcül bir hal alıyor diyor yazar. Düşündürtüyor, geçmişte ve günümüzde büyük sorunlara yol açmış bu kimlik kavramını. Hepimiz birbirimizden farklı aidiyetlere sahibiz ve bu bizi biz yapan şey. Birbirimizden farklı olduğumuz kadarıyla var oluyoruz. O halde kimlik kavgası sonucu işlenen cinayetler ve yaşanan acıların hepsinin anlamı ne, sorusunu aklınızda canlandırıyor. Böyle okurken çok düşündüren, sorular soran, sorduğu soruların cevabını bulmayı bize bırakan bir kitap. Arka kapağında yazdığı gibi: Ölümcül Kimlikler, dünyanın yeni zamanlarında insanlığın küllerinden kuracağı düzenin temeline konan bilge bir taş.
"Hıristiyan dünyasıyla Müslüman dünyası arasında karşılaştırılmalı tarih uygulaması yapılsa, bir yanda, uzun süre hoşgörüyü tanımamış, içinde açıkça totaliter eğilimler taşıyan ama yavaş yavaş bir açıklık dinine dönüşen bir din; öte yandaysa açıklığı içinde barındıran ama yavaş yavaş hoşgörüsüz ve totaliter hareketlere doğru sapan bir dinin ortaya çıktığı görülür."

"Başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak da gene bizim bakışımız."

"Eğer atalarım, Müslüman orduları tarafından fethedilen bir ülkede Hristiyan olmak yerine, Hristiyanlar tarafından fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardı, onların inançlarını koruyarak on dört yüzyıl köy ve kentlerinde yaşamaya devam edebileceklerini sanmıyorum. Gerçekten de, İspanya'daki Müslümanlara ne oldu? Ya Sicilya'daki Müslümanlara?"