27 Nisan 2021

Yalanla Tanışmak

Ortaokula geçtiğim zamanlar olmalı. Arkadaşlarımla parktayken karşı komşumuzun oğlu gelip bana annemin beni aradığını söyledi. Ben de neden arıyor ki deyip meraklandım çünkü evden çıkalı çok uzun bir zaman olmamıştı. Arkadaşlarımla eve gittik. Anneme neden çağırdığını sordum. Annem çağırmadığını söyledi. Anladık ki komşumuzun oğlu bize yalan söylemiş. Kendisini tekrar görünce neden yalan söylediğini sorduğumda gülmüştü sadece. 

Yalanla tanıştığım ilk anın bu olduğunu hatırlıyorum. O yaşıma kadar illa ki bir yalan söyleyen olmuştur ancak benim yalanın farkına vardığımı hatırladığım ilk anım bu. O andaki hislerimi hala unutmadığımı fark ettim. Çocuğun çirkin suratı, aymaz gülümsemesi, uzaktan gelişi ve sesi hala hatırımda. Sinirlenmiştim, yalanın sahibinden tiksinmeye başlamıştım. Kolay bir şekilde, hatta amaçsızca yalan söylemesine öfkelenmiştim. Herkese söylemek istiyordum bu kişi bana yalan söyledi, o yalancı birisi, sakın sözüne inanmayın, sizi de kandırır diye bağırarak söylemek. Affetmek istemiyordum, geçiştirmek istemiyordum yalan söylemişti çünkü. Gerçek olmayan, hakikati olmayan bir şeyi söylemişti. Günah işlemişti, kötü bir şey yapmıştı, kötüydü o.

Yalanla bu tanışmamdan sonraki karşılaşmalarımda hislerim böyle yoğun olmadı tabii. Alıştım, kabullendim bu dünyada yalanların olduğunu ve yalancıların aramızda dolaştığını. Hatta küçük küçük yalanların büyüyerek yeni gerçek olarak kendisini benimsettiğini... Hala benzer hisler var ama böyle coşkun değil. Tiksinti duyuyorum, yalancının utanmazlığına, güler yüzle yalan söyleyenlerin aymazlığına, nefret duyuyorum. Sonra uzaklaşıyorum o kişiden, arama mesafe koyuyorum, bu kadar.

...

Yalanla büyümemiş bir çocuğun yalanla karşılaştığında duyduğu o dehşeti düşünün, o hisleri hiç kaybetmemiş olmalıydık.


01 Nisan 2021

İnsan Umulmadık Olandır

Aliya İzzetbegoviç'in Doğu Batı Arasında İslam'ı, Gençlik ve Spor Bakanlığının Kurban Bayramı hediyesi. Kitabı okurken ilk yarısında birçok paragrafı bitirdikten sonra kendimi insan beklenmediktir, insan umulmadık olandır derken buldum. Kitaptan bahsedip, o paragrafları paylaşıyorum.

Kitap din ile materyalizm arasında bir o yana bir bu yana savrulan insanlığı anlatıyor. Bu iki kutupluluğun ortasında da üçüncü bir görüş olarak İslam var ve iki kutbu birleştirip bir birlik oluşturuyor. 

"İnsan, hakkında iki çelişik gerçeğin eş zamanlı olarak mevcudiyet gösterebileceği yegane varlıktır. Ve sırf bu da değil. İnsan hakkındaki çelişkili iddia ekseriya, gerçeğe en yakın olanıdır."

İşte insanın doğasında iki çelişik gerçek var demiş. Bunlar: İnsan zoolojik kökeninde dolayı doku, şuur ve organlardan oluşmuştur. Bu özelliğinden dolayı bilim insana zeki bir hayvandır der.  Ancak insan bedeninin zoolojik kökenli olduğu iddiası dinde de vardır ve din insana kişiliği olan bir hayvan olarak bakar. Dolayısıyla insan ilim sahasından semalarla oluşmuştur, bir insanlık eğilimi ve arzuları vardır. Bu özellikleri bünyesinde toplayan tek varlığın insan olduğunu söylüyor ve gerçeğin tüm çıplaklığıyla bu çelişkide olduğunu söylüyor. Dünyanın ve doğanın kuralına, yasalarına bakarsak insanın bu yasalara aykırı bir varlık olduğunu anlayabiliriz.

İnsanın bu beklenmedik ortaya çıkışını en iyi anlatan husus şu iki aykırılık: Doğal seçilim ve evrim. İnsan bedeninin evrimle şimdiki halini aldığını kabul ediyor ancak insanın, insan olduğunu fark edişi yani o bilinci kazanışının küçük bir dokunuşla olduğunu söylüyor.

"Hareketlilik, bilinç, birleşme, zeka, iletişim, ihtiyaçların tatmini, bir çeşit ekonomi gibi pek çok husus hayvanlarda da mevcuttur. Bu yanıyla insan, bariz biçimde hayvanlar alemine bağlı ve kökeni hayvanlar aleminde olan bir varlıktır."

"Ne var ki, zekanın kökeni insani değil, hayvanidir."

"İnsan evrilmiştir fakat bu ancak onun dış ve ölümlü tarihidir. Halbuki insan yaratılmıştır da. İnsan, akışın bir anında, açıklanamaz bir şekilde hayvan olmadığının ayırdına varmış, dahası, hayatın anlamını içindeki hayvanın reddinde bulmuştur."

Maddi boyutta insanla hayvan arasında benzerlik, paralellik vardır. Manevi boyuttaysa uyuşmazlık vardır. A. Camus'dan bir cümle eklemiş. "İnsan ne ise o olmayı reddeden tek hayvandır." Bu reddediş, bu isyan insan hayatının en temel gerçeğidir.

İnsan ve hayvan arasındaki farkı açıklarken yine insanın dünyadaki materyalist düzene aykırı olduğunu söylüyor. İnsanın soyut bir yanı vardır diyor, yani manevi hüviyeti. Hayvansa tamamen rasyoneldir. İnsanla hayvanın davranışlarını karşılaştırırsak insanın anlamsız hareketlerini görürüz. Bu da daha zeki, çevik ve rasyonel hayvanların doğal seçilimle neslini devam ettirdiği bu dünyada insanın rasyonelliğinin evrimde bir geri dönüş olduğunu tespit ediyor.

Konudan saparak insanın manevi hüviyeti hakkında bir alıntı: "Hayvan, ibadet edebilmek için insan olmayı bekledi."

"İç güdüleriyle hareket eden ve açık bir hedefe (türün devamına) odaklanan hayvan mantıklı ve anlaşılırdır. Peki, ilkel insan ne yapar? (...) Diğer taraftan insan, kültlerin, mit, hurafe, oyun ve putların yorulmak bilmez yaratıcısı ve imalatçısıdır. İnsan, gerçek veya hayali, her zaman başka bir dünya daha arzulamıştır."

Evrim gelişimi ve mekanizması fiziksel ve zihinsel mükemmelleşmeye doğru gidiyor. Ancak insanı hayvandan ayıran yönlere baktığımızda mükemmelleşmeden çok uzak olduğunu görürüz. Hayvandan ayrılan yönleri aslında bir kusur. O zaman evrim insanda mükemmele değil kusura doğru ilerlemekte.

"Zeka düzeyinin eşit olduğunu tasavvur ettiğimiz takdirde 'ahlaki ön yargılara' sahip bu hayvan türünün hızlı bir şekilde yok oluşu işten bile olmayacaktır. Sahip olduğu etikten kaynaklanan bu 'güç kusuru'nu insan, kıyas kabul etmez zekası ve ona koşut diğer kabiliyetleri ile telafi etmeyi bilmiştir."

"İnsan öngörülemez, izah edilemez ve tatminsizdir, şüphe ve korku ile yoğrulmuştur, Einstein'ın deyimiyle 'eğrilmiş' bir mahluktur."

"Darwinist düşüncenin öne sürdüğü 'hayatta kalma mücadelesi'nde (ahlaki anlamda) en iyiler değil, en güçlü ve çevreye en iyi uyum sağlamış olanlar kazanır. Biyolojik gelişim ne insan haysiyetine ne de ahlaka doğru bir seyirdir (eğer insan haysiyeti ahlakın kaynaklarından biri ise). Darwin'in insanı biyolojik tekamülün en üst seviyesine ulaşabilir (üst insan olabilir), fakat insanı niteliklerden, hatta insan haysiyetinden mahrum kalır. Çünkü bunu ona ancak Tanrı bahşedebilir."

"Izdırap çekerek yükseldiğimiz ve zevk alarak köreldiğimiz bir gerçekse, bunun yegane sebebi bir ruha sahip oluşumuz ve tam da bu nispette hayvan atalarımızdan ayrılışımızdır."

"Hayvan masumdur, günahsızdır, tıpkı bir cisim gibi ahlaki olarak etkisizdir. İnsan asla bu değildir. 'Hayvanın insanlaştığı' o ilk andan itibaren, 'semadaki dramatik prolog'dan veya 'yeryüzüne düşüş' anından itibaren, hayvanlara özgü masumiyeti kazanma imkanı ortadan kalkmıştır. İnsan, geri dönülemez bir şekilde 'özgürlüğe bırakılmıştır' , bundandır ki, her türlü Froydiyen çözüm devre dışı kalmıştır. O andan itibaren o ya insan ya da hayvan olamaz. O andan itibaren ancak ya insan ya da gayri insan olabilir."

Sonrasında insanın içine doğduğu dünyaya kendini ait hissetmemesi, kendine has özelliklerinin başka mecradan gelmesi, yine var olan düzene aykırılık teşkil ettiğini gösteriyor: "Yasak ve iptidai, 'kirli' ve 'ulvi' ile 'lanetli' ve 'kutsal' kavramlarının ortaya çıkışını, ancak ilkel insanın dünya ile olan bu ilişkisi ve benzer tutumları ile açıklamak mümkündür. Çünkü şayet biz bu dünyanın çocukları isek, dünyada bizim için kutsal veya 'kirli' bir şeyin var olması mümkün değildir. Bu tür kavramlar, bizim tanıdığımız dünyanın fıtratına aykırıdır. Bu kavramlar, bilakis, hakkında hiçbir 'hatıramızın' olmayacağı, ancak sanat ve din vasıtasıyla ifade ettiğimiz dış dünyaya 'uygun olmayan' tepkilerimiz, bizim başka bir kökenimizin olduğunu ispat etmekte, Darwin'in ve genel anlamda bilimin insan tasavvurunu reddetmektedir."

"Nihilizme göre de, dine göre insan bu dünyanın yabancısıdır, nihilistlere göre umutsuzca kaybolmuş bir yabancı, dine göre kurtuluşa varacağını umut eden bir yabancı."

Konudan biraz bağımsız ama hayvanlardan ayrılan bir yönümüz olarak : İnsan neden göğe bakar? "İnsana mahsus olduğu ölçüde hayvana uzak olan bir fenomen olarak iç hayat dürtüsüyle hayranlık veya korku içinde gözlerimizi göğe çeviriyor oluşumuz, mantıklı bir izahtan uzak kalıyor ve öyle görünüyor ki harfi harfine 'gökten geliyor'. Bu tezahür, gelişimin bir ürünü olmadığı içindir ki, evrimin etki alanının dışında kalıyor." 

Henri Simple'ın Arkeoloji Kongresi'ndeki beyanını eklemiş: "Milattan 70.000 yıl önce de mağara insanı, çağdaş insanın hastalığı olan 'metafizik baş dönmesi'nden muzdaripti."  Devam etmiş:  "Bunun biyolojik evrimin bir devamı değil, 'semadaki prolog' ile başlayan bir dramın bir başka perdesi olduğu aşikardır."

"Albert Camus'un düşünceleri, yalnızca hayal kırıklığına uğramış bir dindarın düşünceleri olarak anlaşılabilir. 'Yanılgıların ve ışığın birdenbire yok olduğu bir dünyada insan kendisini yabancı hisseder. Yitirilmiş vatanın hatırasından, vaat edilen ülkeye nihayet varma umudundan eser taşımadığı için bu çıkışı olmayan bir sürgündür.' Veya 'Ağaçlar arasından bir ağaç olsaydım... bu hayatın bir anlamı olurdu daha doğrusu bu sorunun hiç anlamı kalmazdı çünkü dünyadan bir parça olurdum. Bu dünya olurdum, oysa şimdi bütün bilincimle onun karşısındayım'... 'Tanrı yoktur ve insan ölümlüdür, o halde her şey serbesttir.' vb. Bu son görüşün rasyonalist düşünürlerin yüzeysel ve kolay kabul edilmiş ateizmi ile hiçbir ilgisi yoktur. Tam aksine bu, Tanrı'yı aramaktan yorulmuş ve bulamamış bir ruhun sessiz bedduasıdır. Bu 'çaresizlikten gelen ateizm'dir."

"İnsan, dünyanın genel akışına, hiçlik ve yokluk olan evrensel mekanizmaya direndiği ölçüde insandır."

15 Mart 2021

Öylesine Bir Anı

Az ilerimizde bir adam basamaklarda oturmuş siyah bir kediye konserve balık yediriyordu ve bir başka adam yine az ilerimizde küçük bir kız çocuğunun elinden tutmuş dileniyordu. Yanımıza geldi bir şeyler mırıldandı, elini uzattı. Küçük kız adamın bacakları arkasından bize bakıyordu. Babam eliyle git dedi adama. Sonra küçük kızın yüzünde bir üzüntü gezindiğini gördüm. Neden para vermiyorsunuz bize der gibi bir bakış attı sanki. Adam diğer taraftaki banklara yöneldi. O tarafı gezdikten sonra merdivenlerin aşağısına inip banklarda oturanlara şöyle bir baktı. Cami avlusuna doğru yürümeye başladı. Küçük kızın peşinden gelmediğini fark etti, durdu, elini uzattı, kıza seslendi. Küçük kız minik adımlarla koşup babasının elini tuttu. O tutuşta bir hüzün hissettim sanki. Para vermeyen kötü insanlar hiçbir şey yapamazdı ona, kimse zarar veremezdi, o eli tutarken canı yanmazdı. Çünkü babası yanındaydı. Babasıyla beraber uzaklaşırken kediyle adama baktı küçük kız. Adam kendilerine para vermemişti. Belki küçük kız da açtı ama onlara para vermemişti işte, bir kediyi besliyordu. Ben de kedi kadar açım diye düşünmüş müdür ki.

06 Mart 2021

Ad Astra - Yıldızlara Doğru

Roy Mcbride başrol... Donuk bir abi ancak dehşet verici olaylarda bile nabzı yükselmeden durumu kontrol altına alabilen zihinsel sağlığını da kontrol edebilen başarılı bir astronot. Mcbride soyadı da Roy'un babası sayesinde bayağı ünlü o camiada. Ünlenmesinin sebebiyse bu koca ve sonsuz evrende insanların yalnız olup olmadığını araştırmak için Güneş sisteminin en dışına, Neptün'e bir grup insanla yolculuk etmesi. Tüm Dünya bu gruptan bir haber beklerken uzay aracı Neptün'e varmadan iletişimi kesiliyor ve bir daha da haber alınamıyor. Ancak uzaydan, uzaklardan, Neptün'den bir şok dalgası Dünya'ya zarar vermeye başlayınca oralarda birilerinin hala yaşıyor olabileceği düşünülüyor, babası yaşıyorsa da Roy'un göndereceği bir mesaja kayıtsız kalmayacağı. Mesajın gönderilebilmesi için Roy'un Mars'a yolculuk etmesi gerekiyor ve film başlıyor.

Ad Astra bir uzay filmi değil fikrimce.  Başrolün kendi içine yaptığı yolculuk ve yalnızlık anlatılmak istenen. Büyük sonsuzluğun ve karanlığın içinde yol alan uzay araçları ve astronotların bir gezegen yanındaki küçüklüğüyse hikayenin anlatımında bir araç.

Yalnızlığın anlatımında uzayın kullanılması beni çok etkiledi. Uzaktan baktığımızda gökyüzü çok kalabalık gözükür. Hatta bazı yıldızlar birbirinden hiç ayrılmaz, hiç ayrılmayan kadim dostlar gibi. Yedi kız kardeş vardır ya da ikiz yıldızlar vardır. Ancak yakınlarına gittiğimizde aralarındaki mesafeleri görürüz ve birbirlerine ne kadar uzak olduklarını. İnsanlar da böyle değil midir. Etrafı kalabalıktır ama biraz daha yakından baktığımızda gökyüzündeki yıldızlar kadar yalnızlardır. Bu filmde bu şekilde yalnızlığı hissettiriyor. Yalnızlığı hissettikçe de rahatsız oluyorsunuz, boğuluyorsunuz. İnsan başını yastığa koyup gözlerini kapattığında da aynı huzursuz edici o yalnızlığı hissetmez mi, film bunu uzayla hissettiriyor işte. Roy da aynı şekilde. 

Roy Mcbride da bu yalnızlığı aşmayı, o hissi yok etmeyi işkolik olmakla deniyor. İnsanlarla ilişki kurmanın sadece acı getirdiğini biliyor ve bundan sıkılmış, katlanamıyor artık. Kendisini insanlarda, dünyadan, güneşten uzaklaştırıyor. Ancak babasına, Neptün'e yolculuğu sırasında kendi içinde de bir yolculuğa çıkıyor. Mantığının altında ezilen duygularını serbest bırakıyor ve yüzleşiyor onlarla. İnsanın tek başına kaldığında anılarına, sevdiklerine ve duygularına tutunması böyle oluyor sanırım.

Bakalım sonunda Roy kaçınılmaz yalnızlığını kabul edecek mi, evrende gerçekten yalnız mıymışız. Merak edenleri izlemeye davet ediyorum.

"Saldırı... öfke doluydu. O öfkeyi anlıyorum. O öfkeyi babamda da gördüm, kendimde de gördüm. Babam bizi terk ettiği için öfkeliyim. Bizi bıraktı. Ama bu öfkeye baktığımda bir kenara ittiğimde tek gördüğüm ıstırap. Sadece acı görüyorum. Bence bu beni  içime kapatıyor, ilişkilerden kaçıyorum, kimseye açılamıyorum, kimseyi sevemiyorum. Bunu nasıl aşacağımı bilmiyorum ve bu beni endişelendiriyor ve öyle biri olmak istemiyorum. Babam gibi olmak istemiyorum."

01 Mart 2021

Human - İnsan

Harika bir belgesel. İnsan işte, tamamen insana dair. 

Dünyanın dört bir yanından her türlü insana soru soruyorlar. 60 şehre gidilmiş ve 2000 insanla görüşülmüş. Mutluluk nedir, aşk nedir, sevgi nedir, aile ne ifade ediyor? Her bir insanın hayata bakışı farklı, büyüme tarzları farklı, önem verdikleri şeyler, öncelikleri farklı. Buna göre de cevaplar geliyor. Çok renkli cevaplar var. Kimisi siyah, kimisi gri, kimisi rengarenk. Ancak hepsi bir kaynaktan geliyor, sanki her biri aynı şeyi konuşuyor gibi geliyor size. Ne kadar çok birbirimiziz ve ne kadar çok da eşsiziz.

“Birçok çeşit mutluluk vardır ama aynı zamanda tek bir çeşit. Hayattasındır ve mutluluk budur.”

İnsanların yanında dünyadan da harika manzaralar ve sahneler var. İşte insanı cömertçe ağırlayan dünyamız bu diyor yönetmen. Ve bu sahnelere eşlik eden müzikler. Müzikler de diyor ki bakın beni de bir insan yarattı, benim bestekarım da size böyle bir şeyler anlatıyor.

Bu belgeseli izlerken ne kadar şımarık olduğumu fark ettim ayrıca. Dünya'yı kendi gözümün gördüğü yer, internetten önüme düşen birkaç video ve dizilerde, filmlerde gördüğüm o hayatlar sanıyorum. Oysa bu gezegende görülmemiş, dillendirilmemiş ne acılar, ne kayıplar, ne kalp kırıklıkları var. Bu acıların yanında ne kadar küçük mutluluklar var saf duygular da var. Ve bunların hepsinin mimarı insan, yaşayanı da insan. Ne kadar çok şey biliyoruz, bir o kadar da bilmiyoruz değil mi.

Filmden birkaç alıntı ekleyip sonlandırıyorum. Şiddetle izlemeniz tavsiye ediliyor.

"Sevginin ne olduğunu değil, ne olmadığını ondan öğrendim. Sevginin ne olduğunu bilmediğim için sevgi olmadığını bildiklerimden hep kaçtım. Sevgi şudur diyebileceğim bir şey olsa bile onun sevgi olduğunun idrakine varamadım ve hep kaçtım. Ne olmadığını deneyimleyerek öğrenmek. Ya da ne olmadığının farkına varmak. Nefret, pişmanlık ve kendinden tiksinme de getiriyor."

“Elektriğimiz olsa çocuklarımızın hayatında bir ışık olurdu.” 

Bundan çok etkilenmiştim. Bizim mecazen aradığımız, hayatımıza sızmasını istediğimiz ışık bazılarının hayatında somut olarak yok. Sanat bir ekmek değil, karın doyurmuyor.

Bir diğer etkileyici anı...Yahudi bir kız çocuğunu kurtaran subay hakkında. O Yahudi kız çocuğu büyümüş anlatıyor.

“Bazen aklıma bir soru gelir. O Alman subayının yerinde olsam ben de aynı şekilde davranır mıydım? Böyle bir soruya nasıl cevap verebilirim? O ahlaki güce sahip olabileceğimi düşünmüyorum. Tüm samimiyetimle söylüyorum. Belki de. O güce sahip olduğunu biliyor muydu? Bilemeyiz. Sahip olduğumuz tek hayatı bir başkası için feda ederken o doğruluk anını nasıl tanımlayabiliriz? Bu sorunun bir cevabı ya da cevaplanabilecek böyle bir soru yoktur. Ama yine de bu soru sorulmalıdır.”

“Dünyayı sadece insan sevgisi kurtarabilir.”

“Uruguay’ın başkanı olmam önemli değil. Bu konu üzerinde çok düşündüm. Tek kişilik bir hücrede 10 senemi geçirdim. Yeteri kadar vaktim oldu. Bir kitabın kapağını açmadan 7 yıl geçirdim. Bu bana düşünmek için zaman verdi. Keşfettiğim şey şudur ki: Ya hiç kimseye yük olmadan az ile yetinip mutlu olursun çünkü mutluluk içindedir, ya da hiçbir yere varamazsın. Yoksulluğu savunmuyorum, sadeliği savunuyorum. Ancak sürekli büyümek isteyen tüketici bir toplum icat ettik. Büyüme olmazsa bu üzücüdür. Gereksiz ihtiyaçlarla bir israf dağı icat ettik. Sürekli almalısın ve atmalısın. Boşa harcadığımız hayatlarımız aslında. Bir şey satın aldığımda ya da bir şey satın aldığınızda karşılığında para vermiyorsunuz. Verdiğimiz aslında vaktimizdir. O parayı kazanmak için harcadığımız vakit. Arasındaki fark yaşamı satın alamazsınız. Yaşam akıp gider. Hayatı boşa geçirmek, özgürlüğünü kaybetmek korkunç bir şeydir.”