16 Nisan 2019 Salı

Uğultulu Tepeler - Emily Bronte

İngiltere'nin kırsalında yaşayan Earnshaw ailesine Heathcliff adlı bir çocuk evlatlık olarak geliyor. Ailedeki birçok kişi Heathcliff'in varlığını dayanılmaz bularak ona kötü davranmaya başlar. Evin kızı Catherine ise Heathcliff'le yakın arkadaş olur. Bu arkadaşlık zamanla aşka dönüşür. Heathcliff'te Catherine'e aynı duygulara sahiptir ama kalbinde kin, nefret de vardır. Heathcliff evden kaçar ve zengin ve intikam yüklü bir adam olarak döner. Kendisine kötü davranan herkesten intikam alacaktır ancak sadece biricik Cathy'ye kıyamaz.

Kitabın ilk yarısını beğenerek okuyup ikinci yarısında sıkılmıştım. Bitse de gitsek modundaydım. Biraz daha kısa olsaymış aşırı beğendiğim bir kitap olabilirmiş.

Kitaptaki çoğu karakteri sevmedim. Heathcliff, Catherine, Catherine'in abisi, Edgar'ın kardeşi. Heathcliff'in hiçbir zaman hak ettiğini alamaması. Küçükken sevgi ve şefkatten mahrum kalması ve büyüdüğünde yaptığı kötülüklerin yanına kar kalmasından bahsediyorum. Adam ölürken bile huzur içindeydi ne diyebilirim ki... Catherine ise karşımda olsa kalkıp iki tokat atacağım bir karakterdi. Yersiz krizleri ve bencil hareketleri nedeniyle kitabın sayfalarını onu dövermiş gibi çeviriyordum. Aralarındaki nefretle karışık aşk da bu iki delinin hak ettiği bir sevdaydı doğrusu. Kitabı bitirip kapağı kapattığımda bu karakterlere duyduğum nefret yüzünden kitaba ısınamadım. Neyse ki Edgar ve küçük Cathy'nin içimizi ısıtan bölümleri vardı da şu an seviyorum bu kitabı. O bölümlerde Heathcliff'in olmayışı da ,özellikle benim, Edgar, küçük Cathy'nin ve hikayenin anlatıcısı hizmetçi ablanın rahat bir nefes almasını sağladı.

Bir de son bölümü hakkında dedikodular var. Diyorlar ki Emily Bronte'nin ömrü kitabı tamamlamaya izin vermemiş ve 30 yaşında ölmüş bu kadın. Daha sonra kardeşi kitabın sonunu tamamlamış. Ben bu dedikoduların doğru olduğunu düşünüyorum. O bölüme kadar kitapta yağmurlu, gök gürültülü ve fırtınalı bir hava sezilirken son bölüme gelince bir anda güneş açıyor, gökkuşağı ortaya çıkıyor, çiçekler böcekler cıvıldaşır hale geliyor. Böyle bir sonla bitmesi benim için daha tatmin ediciydi.

Bitirmeden bir şey daha var. İki bölümlük Tom Hardy'nin oynadığı bu kitaptan uyarlama diziyi gözüme kestirdim. Diyorlar ki Tom Hardy'yi Heathcliff olarak izlemek mükemmel bir hismiş. Bakalım, bakalım...izlersem uğrarım yine buralara.

18 Mart 2019 Pazartesi

Dönebilme Yazısı

Sevgili zambağımmmmm,
Umuyorum ki finallerim başlamadan sana iki üç aylık bir zaman dilimi ayırabilirim. Yani biliyorsun seni seviyorum ama bazen dikkatim değişik yerlere çekilebiliyor. Mesela seninle ilgilenemediğim şu dört ayda birçok şey yaşadım. Bu şeylerin başlıcası vizelerdi. Yeni yıl, yeni hocalar ve git gide ağırlaşan derslerimin olduğunu biliyorsun. Vize dönemlerindeki ruh halimin de anlatılmaz yaşanır cinsten olduğunu da bilirsin sen. Böyle bir bıkkınlık, yıkıklık, karamsarlık...koyulu, grili ortamlar...

 Yeni insanlarla da tanıştım. Değişik sohbetler içinde yer aldım. Yeni arkadaşlarım var artık. Değişik ilişkiler yaşadım. Güzel de tecrübeler edindim heeeee. Görüşmeyeli bayağı bir yol kat ettim yani. Hayata bakış açım, insanlarla ilişkilerim ve beklentilerim değişti. Ama içimde hala değişmeyen bir şeyin olduğunu fark ettim. Her şeyi okumak, bilmek ve tecrübe etme isteği. Bu değişmedi... Biliyorsun önceden de vardı bunlar ama kendimde çabalamak için güç bulamıyordum. Tembeldim, böyle bir işaret, bir istek beklerdim hatırlıyor musun? Hala tembelim ama küçük küçük adımlar atıyorum artık. Damlaya damlaya göl olur mantığıyla hareket ediyorum. Bu çok daha huzurluymuş bunu fark ettim ve de bunu beynime oturtmaya çalışıyorum. Ama dikkatini çekerim ki çalışıyorum dedim çünkü hala her şeyin bir anda gerçekleşmesini isteme duyguma iplerimi bırakabiliyorum.

Neyse. Bugün bi çenem düştü, konuşmak istedim. Düşmese hani senin varlığını hatırlayıp gelip seninle muhabbet etmeyecektim. İlk defa çene düşüklüğüm güzel bir sonuç doğurdu yaniiiii. Neyse, neyse, neyse. Gelip yine yazarım şekerim. Hoşçakal.

11 Aralık 2018 Salı

Age of Youth

Uzunca bir aradan sonra Kore dizisi izledim. Aşırı mimiklerden, saçma tesadüflerden ve anlamsız davranışlardan bıktığım için ara vermiştim. Hatta ara değil tamamen ilişiğimi kesmiştim. Ancak geçen sene üniversite ve yurt hayatıma başladığım zamanlardı, bu diziyi gördüm. İlk sezonunda Eun Jae karakteri üniversiteyi kazanmış ve bir öğrenci evine (dizide yurt deniyor da, öyle yurda can kurban)  yerleşmişti. Ben de kendi yaşadıklarımdan bir şeyler bulurum diye izlemeye başlamıştım. İki hafta önce de ikinci sezonunu bitirdim.

5 üniversite öğrencisi bir evde kalıyorlar. Eun Jae karakteriyle başlıyor dizi. Onun yurda ve okula alışmasıyla ilerliyor. Sonra evdeki diğer kızları tanıyoruz. Birisi işkolik, diğeri prenses huylu bir başkası aşırı hareketli falan. Diziye karakterlerin gizemli geçmişlerini de eklemişler ki biz merak edelim, bölümleri böyle hızlı hızlı izleyelim.   Yani dizi karakterlerin gizemli geçmişini ve şu anki arkadaşlık ilişkilerini, aşk hayatlarını anlatıyor. Kızların karakterleri, birbiriyle ilişkileri ilgi çekici. Senaryo pembe dizi klişelerini yıkmaya çalışmış. Karakterler zorluklarla karşılaşıyorlar ama sonu hep mutlu bitmiyor. Ya yarım kalıyor ya da hüsranla sonuçlanıyor veya yaşanan zorluklar bitmiyor, devam ediyor. Bu iyi yanlarının yanı sıra dizide büyük mantık hataları ve saçmalıklar mevcut olduğunu da söyleyeyim. Mükemmel bir Kore dizisiydi diyemem yaniiii.



Dizide en beğendiğim sahneyi paylaşmak istiyorum. Hatta bu yazıyı yazmamın nedeni bu sahne. Bloguma yazıyorum ki unutmayayım. Ji Won'un bir görgü tanığı bulduktan sonra arabada ağladığı sahneydi: "Gergindim. Kaybedeceğimi düşünmedim hata yaptığımı düşündüm. Çok gergindim. Ama o kadını duyduktan sonra rahatladım. Bunu yapmamalıydım ama çok rahatladım."


Final sahnesinde yine görüşürüz yazısı çıktığı için diziye üçüncü sezonun geleceğini düşünüyorum. Üçüncü sezonda da güzel bir iş çıkarırlar ve güzel bir final yaparlar umarım.

18 Ekim 2018 Perşembe

Sofie'nin Dünyası - Jostein Gaarder

Geçmişteki felsefeyle ilgili bir kitap yazımda felsefeye başlamak için başlangıç kitabı önerisi istemiştim. Bu kitap önerilmişti.
Sofie 15 yaşında girecek genç bir kızdır. Posta kutularına ilginç sorular içeren kartlar gelmeye başlar. Sofie kendisini gizemle dolu bir felsefe kursunun ve bir albayın kızı için hazırladığı planın içinde bulur.

Felsefe öğretmeni Alberto'nun Sofie'ye, yazarında bize filozofça düşünmeyi öğretme gibi bir amacı var bu kitapta. Kuru bilgi yok. Alberto'nun Sofie'ye, Sofie'nin öğretmenine sorduğu sorularla, verilen örneklerle ve yaşanan olaylarla düşündürerek felsefeyi öğretiyor. Kitapta ,ilk başlarda serpiştirilmiş olsa da, sonlara doğru kocaman kocaman gizemler mevcut. Kitabı okutan da bu gizem zaten ve kitabın sonunda kitabın amacıyla paralel olarak çözülüyor.

"Rus bir beyin cerrahıyla yine Rus bir astronot din konusunda tartışıyorlardı. Beyin cerrahı dindar, astronotsa dindar bir kişi değildi. “Uzayda çok dolaştım” diye övünerek konuştu astronot, “ama ne Tanrı’yı gördüm ne de meleklerini!” Cerrah cevap verdi: “Ben de çok zeki beyinler ameliyat ettim, ama tek bir düşünce görmedim!”
"Ama bütün insanların ihtiyacı olan bir şey daha vardır: Kim olduğumuzu ve neden yaşadığımızı bilmek."

Sofie karakteri çok şirindi. Evinde kuş, kaplumbağa ve kedi beslemesiyle; bahçeden eve, evden bahçeye koşturmasıyla; kendisini felsefeye kaptırarak öğrendiklerini hayatına uygulamasıyla ve annesine bunları anlatmasıyla cıvıl cıvıl bir çocuktu. Sofie karakteri ve dediğim gibi şu gizem unsuru sayesinde severek okudum. Ortalama denecek kadar bir edebi değeri yoktu bence ama sevdim bu kitabı. O da bana felsefeyi sevdirdi. :)

"Felsefeye nereden başlasam?" diye sorusu olanlara bu kitap önerilir.

"Madalyonun bir yüzü ne kadar büyük ve belirginse, diğer yüzü de o kadar büyük ve belirgindi. Yaşam ve ölüm aynı şeyin iki yüzüydü. İnsan öleceğini fark etmiyorsa, varoluşunu da yaşayamaz, diye düşündü. Ve bir yandan yaşamın ne kadar harika olduğunu düşünmeden de, ölmek zorunda olduğumuzu düşünmek imkansız."
-Önce bana kafeye geldiğinde neler gördüğünü anlat.-Gördüğüm ilk şey senin burada olmadığındı.-Gördüğün ilk şeyin aslında burada olmayan bir şeyin olması garip değil mi sence de?
"Sevgili Hilde! İnsan beyni onu anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, o zaman da biz onu yine anlayamayacak kadar aptal olurduk. Sevgiler, Baban."

15 Ekim 2018 Pazartesi

Ölümcül Kimlikler - Amin Maalouf

Amin Maalouf Lübnan doğumlu ama yıllardır Fransa'da yaşayan bir yazar, Lübnanlı Hıristiyan bir Arap. Yazarın böyle özelliklere sahip oluşunu duyunca "Sen kimsin?" sorusuna acaba nasıl cevap veriyordur diye düşünmüştüm. Daha sonra karşıma Ölümcül Kimlikler çıktı. 136 sayfalık bir deneme.

"Bilim ilerledikçe insan, sonunun ne olacağı üzerine kendini daha çok sorgulayacak. "Nasıl"ın Tanrı'sı bir gün gelecek silinecek ama "niçin"in Tanrı'sı asla ölmeyecek."

Geçmişte ve günümüzde büyük sorunlara yol açmış bu kimlik kavramı bizi biz yapan şey. Hepimiz birbirimizden farklı olduğumuz kadarıyla var oluyoruz, sahip olduğumuz bu aidiyetlerden birinin öne çıkarılmasıyla kimlik ölümcül bir hal alıyor, diyor yazar. Ardından dinsel, etnik, dilsel ve ulusal unsurların hepsine değinerek kimlik kavramını sorgulamaya başlıyor.

"İşte benim de üzerinde durmak istediğim bu: ayrı ayrı alındığında, aidiyetlerimden her biri sayesinde hemcinslerimin büyük bir çoğunluğuyla belli bir akrabalığım var; aynı ölçütleri toplu olarak ele aldığımdaysa başka hiçbir kimlikle karıştırılmayacak, kendime özgü bir kimliğim oluyor."

Okurken çok düşündüren, sorular soran, sorduğu soruların cevabını bulmayı bize bırakan bir kitap. Nefretin bizi ele geçirdiği bu çağda kesinlikle okunması gerekiyor.

"Ama zaman zaman acıyı paylaşma noktasından aşırı hoşgörüye kaydığımız da olur. Sömürgeciliğin hoyratlığından, ırkçılıktan, yabancı düşmanlığından çekmiş olanların kendi milliyetçi hoyratlıklarının, kendi ırkçılıklarının ve kendi yabancı düşmanlıklarının aşırılıklarını bağışlıyoruz, hatta bu yüzden en azından oluk oluk kan akmadıkça, kurbanlarının kaderleriyle hiç ilgilenmiyoruz."
"Çünkü başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak da gene bizim bakışımız." 
"Milliyetçiliğin birince erdemi her sorun için bir çözümden çok bir sorumlu bulmak değil midir?"
"İşin karikatürü bir yana, soru en ciddi biçimde sorulmayı hak ediyor. Gerçekten de dünyalılaşmanın hemcinslerimizin büyük çoğunluğunun gözüne, herkes için zenginleştirici müthiş bir karışım olarak değil, yoksullaştırıcı bir tek tiplilik ve kendi öz kültürünü, kimliğimi, değerlerini korumak için mücadele edilmesi gereken bir tehdit gibi göründüğü son derece şaşırtıcı bir çağdan geçiyoruz."